>Desenli Düğmeler

>

 Moskova ne yazık ki hobi malzemeleri açısından pek zengin değil, gördüğüm kadarıyla kanaviçe ve goblen dışındaki şeyler burada pek ilgi görmüyor. Ben eskiden kanaviçe yapardım ama şimdi kendimde o sabrı nedense göremiyorum 🙂 Sanırım en son detaylı bir manzarayı gözlerim şehla olana dek işlemeye çalışırken bu hobinin benim için keyiften çok bir eziyete döndüğünü farkettim ve o gün kanaviçe işlediğim son gün oldu. Belki yeniden kendimde o gücü bulabilirim, kimbilir…
Esas ne yazacaktım, konu nereye geldi! Burada hangi mağazada karşınıza neyin çıkacağını bilmiyorsunuz, bu yüzden gördüğüm her kapıdan içeri dalıyorum, belki enteresan birşeye denk gelirim diye. Bir gün gerçekten enteresan bişeye denk gelicem ama dur bakalım ne zaman! Geçen haftalarda girdiğim bir kırtasiyede ise scrapbook malzemeleri satılıyordu, bu düğmeleri görünce havalara uçtum resmen!
Uğur böcekli olanı da hemen kedili kolyemde kullandım. Diğerlerini de aklıma estikçe veya ilham aldıkça (çoğunlukla etsy cennetinde) değerlendirmeyi düşünüyorum 😉
Evrene mesaj: Bir gün dolaşırken, hiç aklımda yokken karşıma ablamın hediye ettiği bu kedili düğmelerden çıkarsan keşke, işte o zaman değme keyfime!

>привет!

>

привет! Как жизнь?

Merhaba! Hayat nasıl gidiyor?
Benim Rusça derslerimle hayat hızla akıp geçiyor, aslında yavaş yavaş cümleler kurmaya başladım ama burda yazmaya çekiniyorum, bu dili yeni öğrenen biri olarak mutlaka hatalar yapacağım ve müdahale eden birileri çıkarsa moralim bozulacak 😉 Ben de tamamen kendime güvenene kadar burada Rusça parçalamaktan vazgeçtim 🙂

 Bu hafta moralimi bozan şey cuma günü Gorki Evi’ne yapacağımız gezinin soğuk hava şartları ve yetersiz katılım nedeniyle iptal edilmesiydi, napalım kısmet değilmiş! Ben de cuma günkü planlarımı evde hobilerime vakit ayırma olarak hızla değiştirdim. Şu sıralar kumaş ve keçelerle haşır neşirim, aslında keçeyi deneyen çok sayıda kişi var, pek bir esprisi kalmadı ama internette yaptığım gezilerde enteresan şeylere denk gelebiliyorum, ve deniyorum, onlardan birkaç tanesi de bu iki kolye oldu…


Bu beni oldukça uğraştırdı, çiçeğin her bir yaprağını tek tek diktim ve kalın keçeyi dikmek çok zormuş! Püf noktası varsa da ben bilmiyorum 🙂

Bu biraz daha minimalist bir çalışma oldu…

Boyundaki görüntüsü de böyle…

Yazın yapacağım sürpriz çekilişlerimde hediye etmek üzere bu iki kolyeyi bir kenara ayırdım… Bu arada hazır Şubat’ın son gününe girmişken Mart ayının ilk haftasında sürpriz çekilişimi yapacağımı sizlere haber vermek isterim 😉
Geçtiğimiz haftalarda da bir iki yeni şey denedim, onlar da hobi sayfamda 😉

Hepinize harika bir hafta diliyorum!

>Biz = Buz

>

Canım anneannemin elleriyle ördüğü bu örtünün altında ne saklı bilin bakalım 🙂 
Tabii ki Misoooo 🙂
Son günlerde yeni olayımız bu, örtünün altına girip uyuyoruz, hava -15’lerde olunca o karamık tüyler bile kürk vazifesi görmüyor anlaşılan hii hii 🙂
Kısacası biz hepimiz maaile yazı dört gözle bekliyoruz!

>Tolstoy’un Evi

>

Geçen hafta IWC mimari yürüyüş grubumuz ile birlikte Tolstoy’un Khamovniki bölgesinde yer alan evine gittik. Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi ünlü eserlerin yazarının bir zamanlar soluduğu bu evde dolaşmak gerçekten heyecan vericiydi! Her ne kadar evde birçok odanın içine girmemize izin vermeseler de ben yine de herşeyi fotoğraflamaya çalıştım. Birazdan okuyacağınız eminim en uzun Moskova yazılarımdan biri olacak ama her detayı sizlerle de paylaşmak istedim…
Leo Tolstoy 1881 yılında ailesi ile birlikte Yasnaya Polyana şehrinden Moskova’ya taşınmış. Bir sene sonra da Khamovniki bölgesinde yer alan bu evi satın almış. 1882 yılının yazında Tolstoy’un direktifleri doğrultusunda ev tadilata girip genişletilmiş. Evin ana mobilyalarını da Tolstoy’un kendisi satın almış. Tolstoy aslında şehir merkezinde olmayı pek sevmiyormuş bu nedenle aile her yaz Yasnaya Polyana’daki evlerine gidip yazı orada geçiriyormuş. Ekim 1882’den Mayıs 1901’e kadar bu evde yaşamışlar. Anna Karenina’nın popülerliği nedeniyle de evde misafirler hiç eksik olmazmış ve bunlar genelde Gorki ve Çehov gibi ünlü konuklar olurmuş. Tolstoy’un çocukları anılarında kapımız hiç kapanmazdı diyormuş. Leo Tolstoy bu evi en son vefat etmeden bir sene önce, 1909 yılında, Moskova’ya geldiği bir zamanda ziyaret etmiş. Tüm eşyaların o döneme ait olduğu ev 1921 yılında müze haline getirilmiş

Evin içine girer girmez paltolarımızı çıkartmamız ve ayakkabılarımıza arkası lastikli bu koca terlikleri geçirmemiz istendi. Açıkçası bu tuhaf terlikler yerine bize galoş verselerdi çok daha makbule geçerdi çünkü arkadaşlarımızdan biri dar merdivenlerden inerken bu terlik yüzünden düştü 😦
Antreye girdiğimizde bizi büyük bir duvar sobası karşıladı. Evin çeşitli odalarında yer alan bu ısıtma sistemi toplamda 10 taneymiş… Bu arada o dönemde evde elektriğin olmadığını da ilave ediyim…
Antreden sonra yemek odasına geçtik. Tolstoy’un eşi Sophia evin şefi gibi olduğu için masanın başında o oturur ve yemekleri o servis edermiş. Sophia gelmeden asla yemeğe başlanmazmış. Ailede oldukça demokratik ve sıcak bir ortam varmış ve ara sıra türlü yaramazlıklar yaparlarmış. Sophia’nın eve geç geldiği bir günde herkes masanın altına saklanmış ve o odaya gelince hepsi masanın altından çıkarak ona şaka yapmışlar 🙂  
Tolstoy her zaman sol tarafta (bardağın bulunduğu yerde) otururmuş.
Tolstoy her canlının bir yaşam hakkı olmalıdır diye düşündüğü için 1880’lerde vejeteryan olma kararı almış. Onu anne ve kızları takip etmiş. Vejeteryan olmayan diğer çocuklar için evde her zaman iki tip yemek pişmiş, büyük olan kasede etli çorba, küçük olanda ise sebzeli çorba olurmuş.
Yemek odasından sonra yatak odasına geçtik. Tolstoy ve Sophia burayı 1888 yılında, son çocukları Ivan doğduğu zaman yatak odası olarak kullanmaya başlamışlar. Evlendiklerinde Sophia 18, Tolstoy ise 34 yaşındaymış. Aslında o dönemde eşlerin yatakları yan yana olmazmış. Ancak Tolstoy iki yatağı birleştirip eşiyle beraber yatmayı tercih etmiş. Dünyaya gelen 13 çocuk bu durumu iyi özetliyor sanırım 😉
Yataklarının üstündeki bu renkli örtüyü Sophia’nın kendisi örmüş ve işlemiş.
Yatak odalarında yer alan çalışma masasında Sophia eşinin yazı taslaklarının temiz kopyalarını çıkartır, eserlerinin kanıtlarını tutar, ev dökümanlarını takip edermiş. Hikayeler yazan Sophia’nın müzik ve resme de ayrı bir tutkusu varmış. Ayrıca fotoğrafçılıkla da uğraşmış.
Sophia bu evdeki tüm eşyaların da bir envanterini çıkartarak eşyaların günümüze kadar korunmasını sağlamış.
Bu da onun dikiş masasıymış…Patchwork çalışmalarını bu masada yaparmış.
Yatak odasından sonra hemen yan odaya, çocukların odasına geçtik. Tolstoy’un doğan 13 çocuğundan ne yazık ki sadece 8’i hayatta kalabilmiş, birçoğu çocuk hastalıkları yüzünden ölmüş. Bu odada Alexei, Alexandra ve Ivan kalmış. Alexei sadece 4 yaşına kadar yaşayabilmiş. Alexandra küçükken pek gözde değilmiş ama büyüyünce Tolstoy’un en önemli çocuklarından biri olmuş. Tolstoy’un son dönemlerinde onun yakın yardımcısıymış.
Ailenin son çocuğu, herkesin sevgilisi Ivan’a daha çok “Vanechka” diye seslenirlermiş. Daha çok küçük yaşlarda olağanüstü bir manevi duyarlılığa ve iyiliğe sahipmiş. 6 yaşındayken 3 dil konuşabiliyormuş. Ne yazık ki 7 yaşına basmadan bir ay önce kızıl hastalığı nedeniyle vefat etmiş. Onun ölümünden sonra Tolstoy kendini toparlayamamış ve çocuklar neden ölüyor diye devamlı kendini sorgulamaya başlamış…
Ivan’ın yatağının yanı başındaki bu yatakta ise onun dadısı yatıyormuş.
Çocukların yatak odasından sonra çalışma sınıfına geçtik. Bu masada çocuklar toplanır ödevlerini yapar, derslerine çalışırlarmış.Yurtdışından devamlı gidip gelen dadıları olurmuş, ayrıca anneleri Sophia da çocukların eğitiminde büyük bir paya sahipmiş. Onlara Almanca öğreten de yine Sophia olmuş.
Sallanan koltuğun üstündeki bu kılıfı Sophia kendi elleriyle işlemiş. Ne kadar becerikli bir kadınmış di mi? Hayran kalmamak elde değil!
Hizmetçilerin odasına göz atıyoruz… Burada hizmetçiler çamaşırlarını yıkar, asar, ütüleri, örgü ve tamir işlerini yaparmış. Evin en uzun süreli hizmetçisi Maria evin aşçısı Semyon ile evlenmiş, evlendikten sonra onlar mutfağın yanındaki odaya geçmişler.
Şimdi oğlanların odasına geçtik. Tolstoy’un ortanca oğulları Andrei ve Mikhail bu odada yaşamışlar. Uyudukları demir yataklar ne yazık ki günümüze kadar korunamamış.
İlk önce Polivanov Özel Gramer Okulu’na ardından Moskova Lisesi’nde okumuşlar.
Anne baba ve eve gelen misafirler onların müziğe olan yeteneklerine hayran kalırmış. Özellikle Mikhail çok güzel keman, balalayka ve akardeon (concertina) çalarmış.
Tolstoy’un yaşamı boyunca kızlarıyla ilişkileri daha iyi olmuş. Özellikle büyük oğlu Sergei ile arasında bir aşk-nefret ilişkisi varmış. Tolstoy günlük tutmayı çok seviyormuş, bu günlüklerinin birine Sergei için “aptal bir çocuk” demiş, fakat 10 yıl sonra bu günlüğü bularak bu cümlenin üstünü karalamış ve “yanılmışım, aslında çok akıllı bir çocukmuş” diye yazmış…
Oğlanların odasından sonra evin büyük kızı, portre sanatçısı Tatyana’nın odasına geçtik… Tatyana resim, heykel ve mimari kolejinde eğitim görmüş. Tatyana’nın stüdyo-odasını ziyaret eden konuklar onun arkadaş canlısı, neşeli, enerjik mizacını hemen farkederlermiş. Gösterdiği ilgi ve şefkat yüzünden evin küçük çocukları onu çok severmiş. Anne babasının ilişkisindeki gerginliği, kimse yapamasa da o yumuşatırmış.
Tolstoy’ların aile hayatının meraklı tanıklarından biri de bu siyah sehpa örtüsü olmuş… Tolstoy ailesi ve eve gelen konuklar bir tebeşirle bu siyah örtüyü imzalamış, daha sonra Tatyana bu 70 imzayı renkli iplerle örtüye işlemiş… O döneme göre ne harika ne yaratıcı bir fikir öyle di mi!
Burası da büfe odası… Uşaklar yemekleri mutfaktan buraya taşır, tabaklara burda servis yapıp yemek odasına götürürlermiş.
Büfe odasından geçip yine ilk geldiğimiz noktaya, antreye varıyoruz. Portmantoda asılı duran Tolstoy’un rakun kürkünden yapılmış paltosu camlı bölme ile çevrilmiş…
Şimdi merdivenlerden yukarı çıkıyoruz… Eve gelen misafirler, içi doldurulmuş olan ayının tuttuğu bu ahşap tepsiye kartvizitlerini bırakırmış.
Şimdi üst kattayız… Burdaki açık alanda Tatyana arkadaşlarıyla birlikte resim çalışmaları yapar ve Antinoi’nin büstünü sık sık model olarak kullanırlarmış. Küçük çocuklarda gün içinde burada oyunlar oynarmış, büyük metal tepsilere binerek merdivenden kayarlarmış.
Şu anda evin en büyük odalarından biri olan salondayız… Evin bu kısmı Tolstoy’un talimatlarıyla daha sonradan ilave edilmiş. Tolstoy ailesi burada misafirlerini ağırlar, aile kutlamalarını, müzikal ve edebiyat gecelerini bu odada düzenlermiş. Leo Tolstoy bu oval masada çalışmalarının metinlerini aile üyelerine ve yakın arkadaşlarına okurmuş.
Aynı masada 15 Nisan 1898 tarihinde çekilmiş bir fotoğraf… Tolstoy arkadaşları ve akrabalarıyla birarada… Yanında ayakta duran kişi eşi Sophia, sol en uçta oturan kızı Tatyana, sağ en uçta oturan ise oğlu Sergei.
Tolstoy’un sanatın en üst çeşidi olarak gördüğü müzik bu odada sık sık duyulurmuş. Ünlü Rus sanatçıları bu piyanoda çalar, Shalyapin de şarkı söylermiş. Piyanonun altındaki dişi ayı postu ise neredeyse Tolstoy’un hayatına mal olan 1858 avının bir hatırasıymış.
Rehberimiz bize kısa bir piyano valsi dinletti. Bu vals Tolstoy tarafından yazılmış, öldükten sonra arşivlerinde bulunmuş ve yakın bir arkadaşına kayıt ettirilmiş. Dinlediğimiz oldukça eski bir kayıttı ama çok etkileyiciydi…
Tolstoy gelen misafirleriyle satranç oynamayı da seviyormuş.
Şimdi salonun içindeki kapının önündeyiz. İçeri girmemize izin verilmeyen, içinde tablolar, duvar halısı ve pahalı mobilyaların yer aldığı bu oda büyük resim odası olarak anılıyormuş.
Salonda içilen çaydan sonra evin hanımı arkadaşlarıyla birlikte bu odaya geçerek nazik sohbetler edermiş. Daha basit bir hayatı tercih eden Leo Tolstoy bu odayı fazla aristokrat bulduğu için sevmezmiş, bu nedenle buraya “aptal resim odası” ismini takmış. Buraya arada bir onun ilgisini çeken misafirlerle kaynaşmak için girermiş.
Büyük resim odasının sehpasında duran, aile üyelerinin resimlerinden oluşan bu ahşap resim çerçevesini çocuklar anne ve babasına 30. evlilik yıldönümü hediyesi olarak yaptırmışlar.
Salonun yan kapısından birkaç basamak inerek alt kata iniyoruz… Aile bu koridora katakomp yani yeraltı mezarlığı ismini vermiş.
Şimdi Tolstoy’un ortanca kızı Maria’nın odasındayız… Odanın sağ tarafında yer alan yatak bir paravan ile ayrılmış. Bu odanın mobilyalarındaki sadelik ve alçakgönüllülük Maria’nın tüm hayatını yansıtıyormuş.  
Babasına ve onun görüşlerine en yakın olan kişi Maria’ymış. Babasına çalışmalarında sık sık yardım etmiş. Tolstoy kızının bu içten şefkatine çok değer veriyormuş. Tolstoy duygularını gösterme konusunda her ne kadar kontrollü olsa da Maria’yı çok sevdiğini ve ona karşı büyük bir hassasiyet gösterdiğini dile getirirmiş.
Mütevazı Maria’nın demir yatağındaki örtüyü annesi Sophia örmüş.
Maria’nın yanındaki oda ise kahya kadınla terziye aitmiş… 30 yıldan fazla bir süre boyunca Tolstoy ailesine hizmet eden kahya Avdotya, evin hanımı Sophia’nın büyük güvenine sahipmiş.
Evde toplamda 10 kişi Tolstoy’lara hizmet ediyormuş. Bir köylü gibi basit yaşamı devam ettirmek isteyen Tolstoy’u bir süre sonra evdeki bu hizmetçiler rahatsız etmeye başlamış. Sophia ve çocuklarına hizmetçileri çıkartıp her işi kendilerinin yapmasını teklif etmiş ancak bu teklife tüm aile şiddetle karşı çıkmış. 
Kızlarının lüks giyinmeleri de Tolstoy’u rahatsız eden bir durummuş. Giydiğiniz her elbisede, her kumaşta kaç işçinin emeği var biliyor musunuz diyerek kızlarına sitemde bulunuyormuş.
Burası da evin uşağı Ilya’nın odası… Ilya’nın yemekleri servis etme, gelen konukları ev sahibine haber verme, odaları toplama, yağ lambalarını tamir etme, evin hanımı ve çocuklara balolarda eskortluk etme gibi görevleri varmış.
Tolstoy hastalandığı zaman ona Ilya bakmış. Fakat Tolstoy bu durumun insanları ahlaki açıdan bozacağını düşündüğü için, hizmetçilerin yardımından genelde kaçınırmış.
1888’de Ivan doğmadan önce burası Tolstoy’ların yatak odasıymış. Daha sonra bu odaya küçük resim odası ismini vermişler. Tatyana bu odada misafirlerini ağırlar ve resimler yaparmış. Duvardaki resimler de onun fırçasından çıkmış… Ayrıca Tolstoy’ları ziyarete gelen akraba ve misafirler bu odada kalırmış.
Burası da tabak çanak odası…
Bu odada günlük olarak kullanılmayan yemek takımları, çay takımları ve mutfak gereçleri saklanırmış.
Merdivenlerin arkasındaki bu minik bölme de turşu ve konserve odası olarak kullanılmış.
Merdivenlerden tekrar aşağıya indik. Sağ tarafımızda Tolstoy’un çalışma odası sol tarafımızda ise güne hazırlandığı odası duruyor. Tolstoy genelde sabahları erkenden 7 gibi kalkarmış. Bu odada kendini yıkar ve giyinirmiş. Her sabah ağırlıklarını kaldırarak egzersiz yaparmış. Kışları odunluktaki odunları testereyle keser, deste halinde eve taşır ve çalışma odasındaki sobayı bu odunlarla kendisi yakarmış. Daha sonra bahçedeki kuyuya gidip varile su doldurur, bir kızak yardımıyla bunu eve taşırmış. Biraz gezinti ve yemekten sonra Moskova’da öğrendiği ayakkabıcılık ile uğraşır, kendine ayakkabı yaparmış.
Tolstoy’un hobilerinden bir diğeri de bisiklete binmekmiş. Üstteki bisikleti 67 yaşındayken kullanmış. Yaşına rağmen ne kadar aktifmiş di mi? Bu yaşta bu enerjiye helal olsun diyorum 😉
Burası da Tolstoy’un çalışma odası… Tolstoy her ne kadar yazı çalışmalarının saatini sabah 9.00-10.00 gibi başlayıp öğlen 15.00-16.00’da bitecek şekilde ayarlasa da bundan daha uzun süre masasında kalırmış. İleri derecede miyop olduğundan, metinlerini daha yakından görebilmek için sandalyesinin bacaklarını kısaltmış. Düşünceleri nedeniyle kiliseden aforoz edildikten sonra, 1901 yılında yazdığı “Kilise Meclisine Cevabım” Moskova’da kaleme aldığı en son çalışması olmuş.
Tolstoy’un müze haline getirilmiş evini sizlerle elimden geldiğince paylaşmaya çalıştım. Umarım Tolstoy sevenler için hem doyurucu hem de keyifli bir yazı olmuştur…
Ayrıca internette Tolstoy’un son zamanlarında eşi Sophia ile yürüyüş yaparken, Khamovniki’deki bu eve girerken, Yasnaya Polyana’daki diğer evde, çocuklarıyla birlikte, odun keserken çekilmiş görüntülerinden oluşan, belgesel niteliğinde sessiz bir film buldum. Çaykovski’nin piyano sonatı eşiliğinde izlediğim görüntüler beni pek bir duygulandırdı, merak edenler buradan ulaşıp izleyebilir.

>ACİİİİL!!! BEDİŞ’E YENİ BİR YUVA ARANIYOR :(

>

Beni uzun süredir takip edenler hikayemi biliyorlardır… Türkiye’de yaşadığım dönemde 3 kedim vardı ama Rusya’ya taşınma durumumuz ortaya çıkınca üç kedimi buraya getiremeyeceğim için Bediş ve Tarçın’ı vermek zorunda kalmıştım. Tarçın’dan ara ara haber alıyorum, yeni evinde mutluymuş hatta fazla kilolarının bir kısmından kurtulmuş bile, onun için gerçekten çok mutluyum…
Bugün Bediş’in cici annesinden bir mail aldım… Ne yazık ki yeni durumları nedeniyle Bediş’i vermek zorunda olduğunu söyledi. Tabii ki yeni şartlar, yeni koşullar insanları yeni kararlar almaya itebilir, bunu kesinlikle anlayışla karşılıyorum, çünkü ben de o kişilerden biriyim. Onların da Bediş’i verme sebepleri kesinlikle kızımızdan kaynaklanmıyor, sadece şartlar bunu gerektiriyor. Yani aklınıza kötü bir şey gelmesin diye bunu belirtiyorum… Gelelim kızımıza; Bediş 3 yaşında, kilosu normal, kısırlaştırılmış durumda, tuvalet alışkanlığı var, sahibine alışana kadar ürkek ama alıştıktan sonra sevecen oluyor, oyun oynamayı seviyor ama yaramaz bir pisicik değil. Ve şimdi onu sahiplenecek, koruyacak yeni bir aileye ihtiyacı var… Umarım kedicikleri seven biri bu çağrıma kulak verir ve benimle irtibata geçer. Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler!

>Neydi o?

>

Bugün (yani dün) Tolstoy’un evine gitmeden önce aynı muhitte yer alan St. Nicholas kilisesi’ne de bir göz attık. En son Andronikov Manastırı‘nda uğradığım ikona bombardımanından sonra kiliselere tövbe ettiydim ama hava o kadar soğuktu ki açıkçası tek düşündüğüm şey ısınabilmek için bir an önce kendimi içeri atmak oldu. Kilisenin izbandut gibi duran güvenlik görevlisine rağmen gizli gizli bir iki fotoğraf çektim. Sonracığıma tam kiliseden çıkmaya yeltenirken etrafta bir telaş oldu. Aaa ne oluyor dememe kalmadan bir baktım önümde bir tabut. Arkadaşım Fehiman bakma Noni bakmaaa dedikçe daha da meraklandım diktim gözlerimi… Ön kısmı açık olan tabutun içinde yüzüne yoğun pudra sürülmüş yaşlı bir babuşka yatıyordu. Na böyle kalakaldım. Aksi gibi bu pazar da prensin bir iş seyahati çıkmasın mı! Merak kediyi öldürür mü bilemiycem ama bana yusuf yusuf dedirtçeği kesin!

>Umutlu Ev Kadını :P

>

İnsanoğlu bir tuhaf… Ne kadar şikayet etse de bulunduğu koşullara bir şekilde adapte oluyor… İstanbul’da sıcaklık eksi derecede ve her yer karla kaplı olsa beni öldürseniz (zorda kalmadıkça) evden dışarı adımımı atmam! Ama burda öyle mi?! İnsan evde oturdukça daha çok depresif oluyor, ve depresif oldukça daha çok evde oturası geliyor, bir çeşit kısır döngü anlayacağınız… Bunu kırmanın yolu da soğuğa aldırış etmeden kendini sokaklara atmak, soğuktan donan burun kıllarına rağmen temiz hava solumak… Artık bir iş hayatım da olmadığı için burda kendimi oyalamaya çalışıyorum. Rusça derslerimi haftada 3 güne çıkardım, size demiştim bu dili öğrenmeye kararlıyım diye 😉 Dersler dışında MTKO, IWC ve kızlarla buluşma derken bir bakmışım her hafta bir şekilde dışardayım. Sonuç olarak: depresyona girmemiş bir yavri, mutlu bir prens haa haa 🙂

Gelelim bugünkü etkinliğime… IWC Moscow kendi bünyesinde her ay genel toplantılar düzenliyor. Genelde ben bu toplantıları es geçiyorum, hemcinslerimle her ne kadar barışık olsam da bünyem o kadar hatunu birarada kaldıramıyor doğrusu 😛 Eksi derecede her daim süperfreş formatında gezen tazecik beynime de kıyamıyorum 😛 Ancak bu ayki genel toplantının benim için diğerlerinden bir ayrıcalığı vardı… Bu toplantıda dileyen üyeler ilgi alanına giren bir gruba kayıt olabilecekti. Bu sebeple Finlandiya büyükelçisinin evinde düzenlenen toplantıya büyük bir istekle giderek matruşka boyama ile moda & dikiş kurslarına kaydımı yaptırdım. Haftaya başlayacak olan derslerimi büyük bir heyecanla bekliyorum şimdi 😉

Akdeniz insanlarının gözünü seveyim 🙂 Ayşe beni IWC’de İspanyolca dersler veren Zyomara ile tanıştırdı. Nasıl da güleryüzlü ve tatlı! OK, Moskova’yı soğuklarına rağmen seviyorum, burda yaşamaya da alıştım ama gelgelelim insanların yüzünde göremediğim bu mutlu ifadeyi ve sıcak gülümsemeyi çoook arıyorum!
Aha bir gülen yavru daha 🙂 Kurslara yazıldığı için mutlu, geleceğe umutla bakoor 😛
Bugünlük bu kadar…
Sırada Tolstoy’un evi var 😉
Hepinize şimdiden mutlu cumalar!

>Serotonin’imi kaybettim, hükümsüzdür.

>

Allahım aylardır süren yakarışımı duyup bugün bana cevap verdiğin için sana teşekkür ederim. Günlerdir hayalini kurduğum birşeydi bu… Ama bir eksiklik var sanki… Bir dış fırçası üstünde macunu olmadan nasıl eksik ve işe yaramazsa, eksi 21’lerde ortaya çıkmış bir güneş de aynen öyle anlamsız… Nankör olmak istemem haşa ama şu derecenin yanına bir çizikte ben atsam artıya çevirsem güzel olmaz mı? Hem o zaman şu kardan adam formatından da sıyrılmış olurum.  Kıvır saçlarımı savurur topuklu papuçlarımla buzda yere yapışma korkum olmadan salınırım. Serotoninle dolu minik beynimle dünyaya daha mutlu gözlerle bakarım. Bak o zaman geçen yaz yaptığım gibi cıbıldak yavruşkalara pis pis de bakmam, psikolocikman da buna hazırladım kendimi, vallahi. Yeter ki yaz gelsin. Amin.
Psikolocim ve ben hazırız… 
Hazırız biz…
Hazırız di mi?
Hazırız hazır…