>Tolstoy’un Evi

>

Geçen hafta IWC mimari yürüyüş grubumuz ile birlikte Tolstoy’un Khamovniki bölgesinde yer alan evine gittik. Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi ünlü eserlerin yazarının bir zamanlar soluduğu bu evde dolaşmak gerçekten heyecan vericiydi! Her ne kadar evde birçok odanın içine girmemize izin vermeseler de ben yine de herşeyi fotoğraflamaya çalıştım. Birazdan okuyacağınız eminim en uzun Moskova yazılarımdan biri olacak ama her detayı sizlerle de paylaşmak istedim…
Leo Tolstoy 1881 yılında ailesi ile birlikte Yasnaya Polyana şehrinden Moskova’ya taşınmış. Bir sene sonra da Khamovniki bölgesinde yer alan bu evi satın almış. 1882 yılının yazında Tolstoy’un direktifleri doğrultusunda ev tadilata girip genişletilmiş. Evin ana mobilyalarını da Tolstoy’un kendisi satın almış. Tolstoy aslında şehir merkezinde olmayı pek sevmiyormuş bu nedenle aile her yaz Yasnaya Polyana’daki evlerine gidip yazı orada geçiriyormuş. Ekim 1882’den Mayıs 1901’e kadar bu evde yaşamışlar. Anna Karenina’nın popülerliği nedeniyle de evde misafirler hiç eksik olmazmış ve bunlar genelde Gorki ve Çehov gibi ünlü konuklar olurmuş. Tolstoy’un çocukları anılarında kapımız hiç kapanmazdı diyormuş. Leo Tolstoy bu evi en son vefat etmeden bir sene önce, 1909 yılında, Moskova’ya geldiği bir zamanda ziyaret etmiş. Tüm eşyaların o döneme ait olduğu ev 1921 yılında müze haline getirilmiş

Evin içine girer girmez paltolarımızı çıkartmamız ve ayakkabılarımıza arkası lastikli bu koca terlikleri geçirmemiz istendi. Açıkçası bu tuhaf terlikler yerine bize galoş verselerdi çok daha makbule geçerdi çünkü arkadaşlarımızdan biri dar merdivenlerden inerken bu terlik yüzünden düştü 😦
Antreye girdiğimizde bizi büyük bir duvar sobası karşıladı. Evin çeşitli odalarında yer alan bu ısıtma sistemi toplamda 10 taneymiş… Bu arada o dönemde evde elektriğin olmadığını da ilave ediyim…
Antreden sonra yemek odasına geçtik. Tolstoy’un eşi Sophia evin şefi gibi olduğu için masanın başında o oturur ve yemekleri o servis edermiş. Sophia gelmeden asla yemeğe başlanmazmış. Ailede oldukça demokratik ve sıcak bir ortam varmış ve ara sıra türlü yaramazlıklar yaparlarmış. Sophia’nın eve geç geldiği bir günde herkes masanın altına saklanmış ve o odaya gelince hepsi masanın altından çıkarak ona şaka yapmışlar 🙂  
Tolstoy her zaman sol tarafta (bardağın bulunduğu yerde) otururmuş.
Tolstoy her canlının bir yaşam hakkı olmalıdır diye düşündüğü için 1880’lerde vejeteryan olma kararı almış. Onu anne ve kızları takip etmiş. Vejeteryan olmayan diğer çocuklar için evde her zaman iki tip yemek pişmiş, büyük olan kasede etli çorba, küçük olanda ise sebzeli çorba olurmuş.
Yemek odasından sonra yatak odasına geçtik. Tolstoy ve Sophia burayı 1888 yılında, son çocukları Ivan doğduğu zaman yatak odası olarak kullanmaya başlamışlar. Evlendiklerinde Sophia 18, Tolstoy ise 34 yaşındaymış. Aslında o dönemde eşlerin yatakları yan yana olmazmış. Ancak Tolstoy iki yatağı birleştirip eşiyle beraber yatmayı tercih etmiş. Dünyaya gelen 13 çocuk bu durumu iyi özetliyor sanırım 😉
Yataklarının üstündeki bu renkli örtüyü Sophia’nın kendisi örmüş ve işlemiş.
Yatak odalarında yer alan çalışma masasında Sophia eşinin yazı taslaklarının temiz kopyalarını çıkartır, eserlerinin kanıtlarını tutar, ev dökümanlarını takip edermiş. Hikayeler yazan Sophia’nın müzik ve resme de ayrı bir tutkusu varmış. Ayrıca fotoğrafçılıkla da uğraşmış.
Sophia bu evdeki tüm eşyaların da bir envanterini çıkartarak eşyaların günümüze kadar korunmasını sağlamış.
Bu da onun dikiş masasıymış…Patchwork çalışmalarını bu masada yaparmış.
Yatak odasından sonra hemen yan odaya, çocukların odasına geçtik. Tolstoy’un doğan 13 çocuğundan ne yazık ki sadece 8’i hayatta kalabilmiş, birçoğu çocuk hastalıkları yüzünden ölmüş. Bu odada Alexei, Alexandra ve Ivan kalmış. Alexei sadece 4 yaşına kadar yaşayabilmiş. Alexandra küçükken pek gözde değilmiş ama büyüyünce Tolstoy’un en önemli çocuklarından biri olmuş. Tolstoy’un son dönemlerinde onun yakın yardımcısıymış.
Ailenin son çocuğu, herkesin sevgilisi Ivan’a daha çok “Vanechka” diye seslenirlermiş. Daha çok küçük yaşlarda olağanüstü bir manevi duyarlılığa ve iyiliğe sahipmiş. 6 yaşındayken 3 dil konuşabiliyormuş. Ne yazık ki 7 yaşına basmadan bir ay önce kızıl hastalığı nedeniyle vefat etmiş. Onun ölümünden sonra Tolstoy kendini toparlayamamış ve çocuklar neden ölüyor diye devamlı kendini sorgulamaya başlamış…
Ivan’ın yatağının yanı başındaki bu yatakta ise onun dadısı yatıyormuş.
Çocukların yatak odasından sonra çalışma sınıfına geçtik. Bu masada çocuklar toplanır ödevlerini yapar, derslerine çalışırlarmış.Yurtdışından devamlı gidip gelen dadıları olurmuş, ayrıca anneleri Sophia da çocukların eğitiminde büyük bir paya sahipmiş. Onlara Almanca öğreten de yine Sophia olmuş.
Sallanan koltuğun üstündeki bu kılıfı Sophia kendi elleriyle işlemiş. Ne kadar becerikli bir kadınmış di mi? Hayran kalmamak elde değil!
Hizmetçilerin odasına göz atıyoruz… Burada hizmetçiler çamaşırlarını yıkar, asar, ütüleri, örgü ve tamir işlerini yaparmış. Evin en uzun süreli hizmetçisi Maria evin aşçısı Semyon ile evlenmiş, evlendikten sonra onlar mutfağın yanındaki odaya geçmişler.
Şimdi oğlanların odasına geçtik. Tolstoy’un ortanca oğulları Andrei ve Mikhail bu odada yaşamışlar. Uyudukları demir yataklar ne yazık ki günümüze kadar korunamamış.
İlk önce Polivanov Özel Gramer Okulu’na ardından Moskova Lisesi’nde okumuşlar.
Anne baba ve eve gelen misafirler onların müziğe olan yeteneklerine hayran kalırmış. Özellikle Mikhail çok güzel keman, balalayka ve akardeon (concertina) çalarmış.
Tolstoy’un yaşamı boyunca kızlarıyla ilişkileri daha iyi olmuş. Özellikle büyük oğlu Sergei ile arasında bir aşk-nefret ilişkisi varmış. Tolstoy günlük tutmayı çok seviyormuş, bu günlüklerinin birine Sergei için “aptal bir çocuk” demiş, fakat 10 yıl sonra bu günlüğü bularak bu cümlenin üstünü karalamış ve “yanılmışım, aslında çok akıllı bir çocukmuş” diye yazmış…
Oğlanların odasından sonra evin büyük kızı, portre sanatçısı Tatyana’nın odasına geçtik… Tatyana resim, heykel ve mimari kolejinde eğitim görmüş. Tatyana’nın stüdyo-odasını ziyaret eden konuklar onun arkadaş canlısı, neşeli, enerjik mizacını hemen farkederlermiş. Gösterdiği ilgi ve şefkat yüzünden evin küçük çocukları onu çok severmiş. Anne babasının ilişkisindeki gerginliği, kimse yapamasa da o yumuşatırmış.
Tolstoy’ların aile hayatının meraklı tanıklarından biri de bu siyah sehpa örtüsü olmuş… Tolstoy ailesi ve eve gelen konuklar bir tebeşirle bu siyah örtüyü imzalamış, daha sonra Tatyana bu 70 imzayı renkli iplerle örtüye işlemiş… O döneme göre ne harika ne yaratıcı bir fikir öyle di mi!
Burası da büfe odası… Uşaklar yemekleri mutfaktan buraya taşır, tabaklara burda servis yapıp yemek odasına götürürlermiş.
Büfe odasından geçip yine ilk geldiğimiz noktaya, antreye varıyoruz. Portmantoda asılı duran Tolstoy’un rakun kürkünden yapılmış paltosu camlı bölme ile çevrilmiş…
Şimdi merdivenlerden yukarı çıkıyoruz… Eve gelen misafirler, içi doldurulmuş olan ayının tuttuğu bu ahşap tepsiye kartvizitlerini bırakırmış.
Şimdi üst kattayız… Burdaki açık alanda Tatyana arkadaşlarıyla birlikte resim çalışmaları yapar ve Antinoi’nin büstünü sık sık model olarak kullanırlarmış. Küçük çocuklarda gün içinde burada oyunlar oynarmış, büyük metal tepsilere binerek merdivenden kayarlarmış.
Şu anda evin en büyük odalarından biri olan salondayız… Evin bu kısmı Tolstoy’un talimatlarıyla daha sonradan ilave edilmiş. Tolstoy ailesi burada misafirlerini ağırlar, aile kutlamalarını, müzikal ve edebiyat gecelerini bu odada düzenlermiş. Leo Tolstoy bu oval masada çalışmalarının metinlerini aile üyelerine ve yakın arkadaşlarına okurmuş.
Aynı masada 15 Nisan 1898 tarihinde çekilmiş bir fotoğraf… Tolstoy arkadaşları ve akrabalarıyla birarada… Yanında ayakta duran kişi eşi Sophia, sol en uçta oturan kızı Tatyana, sağ en uçta oturan ise oğlu Sergei.
Tolstoy’un sanatın en üst çeşidi olarak gördüğü müzik bu odada sık sık duyulurmuş. Ünlü Rus sanatçıları bu piyanoda çalar, Shalyapin de şarkı söylermiş. Piyanonun altındaki dişi ayı postu ise neredeyse Tolstoy’un hayatına mal olan 1858 avının bir hatırasıymış.
Rehberimiz bize kısa bir piyano valsi dinletti. Bu vals Tolstoy tarafından yazılmış, öldükten sonra arşivlerinde bulunmuş ve yakın bir arkadaşına kayıt ettirilmiş. Dinlediğimiz oldukça eski bir kayıttı ama çok etkileyiciydi…
Tolstoy gelen misafirleriyle satranç oynamayı da seviyormuş.
Şimdi salonun içindeki kapının önündeyiz. İçeri girmemize izin verilmeyen, içinde tablolar, duvar halısı ve pahalı mobilyaların yer aldığı bu oda büyük resim odası olarak anılıyormuş.
Salonda içilen çaydan sonra evin hanımı arkadaşlarıyla birlikte bu odaya geçerek nazik sohbetler edermiş. Daha basit bir hayatı tercih eden Leo Tolstoy bu odayı fazla aristokrat bulduğu için sevmezmiş, bu nedenle buraya “aptal resim odası” ismini takmış. Buraya arada bir onun ilgisini çeken misafirlerle kaynaşmak için girermiş.
Büyük resim odasının sehpasında duran, aile üyelerinin resimlerinden oluşan bu ahşap resim çerçevesini çocuklar anne ve babasına 30. evlilik yıldönümü hediyesi olarak yaptırmışlar.
Salonun yan kapısından birkaç basamak inerek alt kata iniyoruz… Aile bu koridora katakomp yani yeraltı mezarlığı ismini vermiş.
Şimdi Tolstoy’un ortanca kızı Maria’nın odasındayız… Odanın sağ tarafında yer alan yatak bir paravan ile ayrılmış. Bu odanın mobilyalarındaki sadelik ve alçakgönüllülük Maria’nın tüm hayatını yansıtıyormuş.  
Babasına ve onun görüşlerine en yakın olan kişi Maria’ymış. Babasına çalışmalarında sık sık yardım etmiş. Tolstoy kızının bu içten şefkatine çok değer veriyormuş. Tolstoy duygularını gösterme konusunda her ne kadar kontrollü olsa da Maria’yı çok sevdiğini ve ona karşı büyük bir hassasiyet gösterdiğini dile getirirmiş.
Mütevazı Maria’nın demir yatağındaki örtüyü annesi Sophia örmüş.
Maria’nın yanındaki oda ise kahya kadınla terziye aitmiş… 30 yıldan fazla bir süre boyunca Tolstoy ailesine hizmet eden kahya Avdotya, evin hanımı Sophia’nın büyük güvenine sahipmiş.
Evde toplamda 10 kişi Tolstoy’lara hizmet ediyormuş. Bir köylü gibi basit yaşamı devam ettirmek isteyen Tolstoy’u bir süre sonra evdeki bu hizmetçiler rahatsız etmeye başlamış. Sophia ve çocuklarına hizmetçileri çıkartıp her işi kendilerinin yapmasını teklif etmiş ancak bu teklife tüm aile şiddetle karşı çıkmış. 
Kızlarının lüks giyinmeleri de Tolstoy’u rahatsız eden bir durummuş. Giydiğiniz her elbisede, her kumaşta kaç işçinin emeği var biliyor musunuz diyerek kızlarına sitemde bulunuyormuş.
Burası da evin uşağı Ilya’nın odası… Ilya’nın yemekleri servis etme, gelen konukları ev sahibine haber verme, odaları toplama, yağ lambalarını tamir etme, evin hanımı ve çocuklara balolarda eskortluk etme gibi görevleri varmış.
Tolstoy hastalandığı zaman ona Ilya bakmış. Fakat Tolstoy bu durumun insanları ahlaki açıdan bozacağını düşündüğü için, hizmetçilerin yardımından genelde kaçınırmış.
1888’de Ivan doğmadan önce burası Tolstoy’ların yatak odasıymış. Daha sonra bu odaya küçük resim odası ismini vermişler. Tatyana bu odada misafirlerini ağırlar ve resimler yaparmış. Duvardaki resimler de onun fırçasından çıkmış… Ayrıca Tolstoy’ları ziyarete gelen akraba ve misafirler bu odada kalırmış.
Burası da tabak çanak odası…
Bu odada günlük olarak kullanılmayan yemek takımları, çay takımları ve mutfak gereçleri saklanırmış.
Merdivenlerin arkasındaki bu minik bölme de turşu ve konserve odası olarak kullanılmış.
Merdivenlerden tekrar aşağıya indik. Sağ tarafımızda Tolstoy’un çalışma odası sol tarafımızda ise güne hazırlandığı odası duruyor. Tolstoy genelde sabahları erkenden 7 gibi kalkarmış. Bu odada kendini yıkar ve giyinirmiş. Her sabah ağırlıklarını kaldırarak egzersiz yaparmış. Kışları odunluktaki odunları testereyle keser, deste halinde eve taşır ve çalışma odasındaki sobayı bu odunlarla kendisi yakarmış. Daha sonra bahçedeki kuyuya gidip varile su doldurur, bir kızak yardımıyla bunu eve taşırmış. Biraz gezinti ve yemekten sonra Moskova’da öğrendiği ayakkabıcılık ile uğraşır, kendine ayakkabı yaparmış.
Tolstoy’un hobilerinden bir diğeri de bisiklete binmekmiş. Üstteki bisikleti 67 yaşındayken kullanmış. Yaşına rağmen ne kadar aktifmiş di mi? Bu yaşta bu enerjiye helal olsun diyorum 😉
Burası da Tolstoy’un çalışma odası… Tolstoy her ne kadar yazı çalışmalarının saatini sabah 9.00-10.00 gibi başlayıp öğlen 15.00-16.00’da bitecek şekilde ayarlasa da bundan daha uzun süre masasında kalırmış. İleri derecede miyop olduğundan, metinlerini daha yakından görebilmek için sandalyesinin bacaklarını kısaltmış. Düşünceleri nedeniyle kiliseden aforoz edildikten sonra, 1901 yılında yazdığı “Kilise Meclisine Cevabım” Moskova’da kaleme aldığı en son çalışması olmuş.
Tolstoy’un müze haline getirilmiş evini sizlerle elimden geldiğince paylaşmaya çalıştım. Umarım Tolstoy sevenler için hem doyurucu hem de keyifli bir yazı olmuştur…
Ayrıca internette Tolstoy’un son zamanlarında eşi Sophia ile yürüyüş yaparken, Khamovniki’deki bu eve girerken, Yasnaya Polyana’daki diğer evde, çocuklarıyla birlikte, odun keserken çekilmiş görüntülerinden oluşan, belgesel niteliğinde sessiz bir film buldum. Çaykovski’nin piyano sonatı eşiliğinde izlediğim görüntüler beni pek bir duygulandırdı, merak edenler buradan ulaşıp izleyebilir.
Advertisements

>Afgan Pazarı

>

Moskova’ya bir şekilde yolu düşenler; siz de benim gibi yeni yerler keşfetmeye meraklıysanız, incik boncuktan takılar yapmayı seviyorsanız ve ahhh nerde benim güzel Eminönüm diyorsanız, Eminönü’nü ayaklarınıza seremesem de ona benzer bir yeri size tavsiye edebilirim 😉
Tarçınımla metroda buluştuk, gri hatta binip Sevastopolskaya durağında indik…
Durağın üstte gördüğünüz Kahovka çıkışından çıkıp birkaç adımdan sonra sola saparsanız pazara çok yaklaştınız demektir! 
Ama binanın önünden burasının bir pazar yeri olduğunu anlamadan geçip gidebilirsiniz! Açıkçası Seden bana burayı öğretmeseydi, bu binanın içinde küçük bir Eminönü’nün saklı olduğunu tahmin dahi edemezdim. Muhtemelen sevimsiz bir işyeri der, önünden geçer giderdim. Meğer eskiden Sevastopol Oteli olan bu bina şimdi Afgan Pazarı olarak hizmet vermekteymiş!
Binanın içine girdikten sonra asansörle en üste, 16. kata çıkıp eskiden otel odası olan minik boncukçuları dolaşmaya başladık… Hayatımda gördüğüm en tuhaf yerlerden biri sanırım burası oldu…
Otel odalarının numaraları bile duruyordu… Beğendiğiniz boncukçuya bir daha gelmek istediğinizde mutlaka bu kapı numarasını kaydetmeniz veya satıcının kartvizitini almanız gerekiyor, aksi halde 16 katlı yerde fır fır dönüp durabilirsiniz 😉
Her kapının üstünde sallanan yeşil biber ve limonlar dikkatimizi çekiyor, bunların nazara karşı konduğunu öğrenip şaşırıyoruz…
Ve rengarenk boncuk turumuz başlıyor!
Boncukları dilerseniz tek tek veya hazır halde satın alabiliyorsunuz…
Boncuklardan başım dönmeye başladı bile 🙂 Bir diğer neden de buranın inanılmaz farklı bir havasının olması… Sanki Rusya değil bir Arap ülkesindesiniz, veya Hindistan’da… Bir odadan tütsü kokuları çıkıyor diğer odadan başında fesi olan bir satıcı tuhaf tuhaf sizi inceliyor…
Öteki odada ise güzel bir Nepalli kız size gülümsüyor… Kendinizi biraz karmaşık hissetseniz de burası gerçekten bir boncuk cennetini andırıyor…
Gördüğüm boncuklardan kafam o kadar karışıyor ki kafamda ne yapmak istediğimi iyice tasarlayıp buraya tekrar gelmenin daha doğru olacağına karar veriyor, önceden yaptığım kolyelerimi tamamlayan bakır aparatları bulabildiğim için de pazardan mutlu ayrılıyorum 🙂
Bunlar da pazarın diğer ganimetleri, renkli kolyeyi maviş gözlü ablama aldım, sevimli yüzük kutusunu da kendime almaya yeltendim ama aksi bir Rus satıcıya denk geldim, uzattığım 100 ruble yani 5 lirayı bozamam diye terslendi, ben de almaktan vazgeçtim. Ama tarçınım imdadıma koştu ve benim için aldı. Sedenciğim hem bu şirin kutu hem de Afgan pazarını bana öğrettiğin için çoook teşekkür ederim 🙂

>Si-si-si Sinemaaaa

>

Yupii duppiiiii aylar sonra bir filmi sinemada izleme keyfine erdik! Böyle küçücük keyiflerin bile aslında nasıl büyük zevkler olduğunu anlamak için insanın gurbete gitmesi gerekiyormuş demek ki! Rusya’nın diğer şehirlerinde durum nasıl bilmiyorum ama Moskova’da sinemada gösterilen tüm filmler Rusça’ya çevriliyor. Bizdeki gibi alt yazı olayı yok maalesef. DVD’leri bile orjinal dilde bulmak çok zor, çoğu ya Rusça ya da Ukraynaca… Hal böyle olunca biz de internetten indirdiğimiz filmlerle idare ediyorduk. Ama tabii sinema salonunda dev ekranda bir filmi izlemenin tadı bambaşka oluyor… Neyseki The Renaissance Moscow Hotel içersinde yer alan ve filmleri orjinal dilinde (İngilizce) olarak gösteren Dome Cinema‘yı keşfettik de bu özlemimizi dindirebildik 🙂 Koca sinema salonunda 10-15 kişi olunca da istediğimiz yere kurulduk tabii 😉

Sinemada 3 film farklı saatlerde gösterimdeydi, ehh tek salon olunca böyle olması normal tabii… Biz “What’s the Story? Morning Glory” (Sabah Neşesi) filmini izledik. Diane Keaton ve Harrison Ford’u sevdiğimden mi yoksa uzun süredir çektiğim sinema özleminden mi bilmiyorum ama ben filmi çok sevdim! Genç bir program yapımcısı ile huysuz bir sunucunun mücadelesinin anlatıldığı film Türkiye’de nisan ayında gösterime girecekmiş. Sinemada ses sistemi gayet iyi, ara verilmiyor, ayrıca büfede patlamış mısır ve içecekler de bulunuyor 😉 Moskova’da yaşayan ve sinema özlemi çeken herkese tavsiye ederim!

>Turandot

>

Evet itiraf ediyorum biz her pazartesi büyük bir coşkuyla diyete başlayıp her cuma yine aynı coşkuyla bunu bozuyoruz 😛 Ama bu sefer en ufak vicdan azabı yaşamadık çünkü dün akşam Moskova çapında yaptığımız “en” listesini alt üst eden yeni bir mekanla tanıştık: Turandot! Cafe Pushkin’in hemen yanında yer alan bu göz alıcı restauranta girer girmez kendimizi bir masal kahramanı gibi hissettik! Tüm garsonlar 18. yüzyıldaki Fransız aristokratları gibi giyinmişti. Prensim kotu, ben taytım ile bir prensle prensesten çok “Geleceğe Dönüş” filminin oyuncuları gibiydik ama olsun, bu masalsı yerde her şekilde bulunmaya değerdi doğrusu! Fotoğrafların kalitesi iPhone çekimi olduğu için oldukça düşük ama bu güzel mekanı sizlerle paylaşmadan duramadım!

Biz yemeğimizi balkon katında yemeği tercih ettik… Restoranın tek kötü tarafı her yerde sigara içiliyor olması ama devasa tavan sayesinde sigara dumanını hissetmiyorsunuz…
Alt katta ortada yer alan döner sahnede eski dönem kostümleri giymiş çalgıcılar eşliğinde canlı müzik oluyormuş. Ama o gece yan salonda bir kutlama yapıldığı için müzik yoktu…
Menü daha çok Asya mutfağı ağırlıklı…
Restoranda o kadar çok detay var ki nereye bakacağımızı şaşırdık doğrusu…
Ben dayanamayıp diğer odaları bir kolaçan ettim 😉
Sunum ve lezzet dört dörtlüktü gerçekten!
Elmalı tart ve ev yapımı dondurması da harikaydı.
Gerçekten hem ambiyans hem lezzet hem de hizmet 5 üstünden 5’i haketti. Bizim 5 günlük diyet ise sizlere ömür 😛

>Cafe Pushkin

>

Tuzlu gözyaşlarımı artık sildim ve haftaya tatlı bir başlangıç yapalım istedim 😉 Methini çok duyduğumuz Cafe Puşkin‘i anniş ve babiş burdayken bir deneyelim dedik… Önce yanlışlıkla cafe’nin restaurant kısmına girmişiz, 20 metre yürüdük ve pastane kısmına girdik. Girer girmez vitrindeki mini pastalar bizi baştan çıkartıverdi! Bir mekanın benim kalbimi fethedebilmesi için nostaljik olması yeterli zaten 😉 Tüm çalışanlar, garsonlar, temizlikçi bile eski dönemden çıkıp gelmiş gibiydi… Kendimi hikaye kitabında gibi hissettim… Renkli makaronlar ve tarçınlı cappuccino ile keyifli bir gün yaşadık o gün…
Haftamız bu pastalar gibi leziz geçsin 😉

>Güzellik üzerine…

>

Evet bütün kadınlar çiçektir bütün kadınlar güzeldir bla bla bla ama güzelliği biraz da ortaya çıkartmak gerekir öyle di mi? Bugün ben size güzel bir ürün tavsiyesinde bulunacağım ama öyle hemen okuyup kaçamazsınız! Yok öyle yağma 🙂
Maybelline

Makyaj malzemeleri arasında en çabuk tükettiğim ürün göz kalemidir. Hemen hemen her ürünü denediğimi size garanti edebilirim! Genelde kalemlerin akmasından, eyeliner’ın ise istediğim şekilde olmamasından şikayet eder (genelde hepsi yumuşak fırçadan oluşur ki ben de bunları hiç rahat kullanamam), içimden hep keşke şöyle keçeli kalemlere benzeyen bir eyeliner yapsalar derdim. Geçen gün Maybelline Eye Definer Liquid Eyeliner’ını görünce hemen bir şans tanıdım kendisine. Çok ama çok memnun kaldım, sürmesi gerçekten çok rahat ve çok kalıcı, hesaplı ve kullanışlı bir eyeliner arayan herkese tavsiye ederim 😉
Şimdik sıra sizde! Bende sizden rimel tavsiyelerinizi duymak istiyorum.  Ben kirpiklerimi tek tek ayırmayan aksine birbirine yapıştıran ve dolgun gösteren rimelleri seviyorum ama birçok marka denememe rağmen işte aradığım bu diyebileceğim bir rimele denk gelemedim. Üstte fotoğrafını çektiğim rimelim Lancome Hypnose’u vasat buldum… Chanel’i pek sevmedim… YSL ve Shiseido kirpiklerimi döktü. Bir tek MAC Zoomlash ile DiorShow Mascara’dan memnun kaldım. Bir arkadaşım Burberry tavsiye etti ama onu hiç denemedim. Evet kıslaaar mikrofon pardon klavye sizde 🙂

>Yamm Yamm Yamm :P

>

Metro’ya binilir…

Novokuznetskaya durağında inilir…
Metro çıkışında sola dönülür, küçük büfelerin olduğu sokaktan düz devam edilir…
18 numara bulunduktan sonra sola dönülür…
Karşımıza Arkadya Alışveriş Merkezi çıkar, hemen içeri dalınır… Yemek katına çıkılır…

 Tüm bunlar niye mi yapılır? Özlediğimiz lezzetleri tatmak için tabii ki 🙂
Seçkin Baklava‘da Türk malı peynir, zeytin, reçel ve diğer kahvaltılıklar, çaylar, Türk kahvesi, baklava ve börekler bulunuyor. İsteyen orada ayak üstü böreğini yiyip demli çayını içiyor veya paket yaptırıp evinde keyfini çıkarıyor. Böreğini bilemiycem ama baklavası şahaneydi! Giderseniz benim yerime de bir tane lüpletin, kalorinin tüm suçunu ben üstleniyorum kihh kihhh 😉

>Pak

>

Artık bizim de bir kuaför salonumuz var yuppiiii 🙂 Bugün tavsiye üzerine gittiğimiz Expat Salon ismi üstünde expatların tercih ettiği bir kuaför salonu zaten buranın en güzel kısmı da çalışan herkesin İngilizce konuşuyor olması, karşınızda ne demek istediğinizi anlayan birilerinin olması harika bir his doğrusu 🙂 Prensimin saçları kesilirken ben de manikür yaptırdım. Ben bu aralar koyu kahve, sütlü kahve kısacası kahvenin her tonuna takmış durumdayım, peki sizin son günlerdeki favori oje renginiz hangisi ?

Göz açıp kapayıncaya kadar yeni bir haftaya girdik bile!
Hepimizin haftası manikürden yeni çıkmış eller gibi temiz pak geçsin 😉
Paka!
(Paka arkadaşların birbirine vedalaşırken söylediği, Rusça’da “bay bay” anlamına gelen bir kelime…)

>Cirque du Soleil – Corteo

>

Cirque du Soleil’in Corteo isimli gösterisini izlemek için nerdeyse bir aydır heyecanla 4 Aralık gününü bekliyordum! Ve büyük gün geldi çattı 😉

Gösterinin olduğu büyük çadıra ulaşmak için Vorobyovy Gory metro durağında indik… 
Sanırım ilk defa kullandığım bir metro yeraltında değil üstünde durdu…

Durağın kocaman camları vardı ve dışardaki manzara adeta bir kartpostalı andırıyordu…

O gün sıcaklık -2 derece olunca olleyyy bugün hava çok güzel naraları attım! Ehhh -22’leri gördükten sonra soğuk kavramımın değişmesi gayet normal di mi 😉 İstanbul bundan sonra kesin Hawaii gibi gelecek bana 😛

Çadıra girince bendeki heyecan doruğa tırmandı!

Prensim içecek sırasındayken ben de yavruşka denetimindeydim, o kopçayı tutup sapan gibi çekmemek için kendimi zor tuttum kihh kihh 😛
Saatler 16.00’ya yaklaşırken koltuklarımıza kurulduk… Bu noktadan sonra ne yazık ki fotoğraf çekimine izin vermediler. Tüm dansçı ve akrobatlar gösteri öncesi seyircilerin arasından büyük bir şamatayla geçti, bir tanesi de bana yapma gül verdi ve Salma Hayek diye bağırdı, komik bir andı doğrusu 🙂
İtalyanca’da kortej anlamına gelen Corteo, bir palyaçonun kendi cenazesini bir karnaval havasında hayal etmesini ele alıyor… Ara ile birlikte toplam 2 buçuk saat süren gösteriyi büyük bir keyifle izledim, dev avizelerdeki dans, helyum balonla üstümüzden uçan sevimli cüce, merdiven gösterisi, halkalarla dans vs… hepsi muhteşemdi! Cirque du Soleil, en eski gösterilerinden biri olan Saltimbanco ile 19 Şubat – 4 Mart 2011 tarihleri arasında Abdi İpekçi Arena‘da sahne alacakmış, İstanbul’daki tüm meraklılarına duyurulur 😉